|
Z O M B İ
Tanseli POLİKAR
|
|
"CEHENNEM HUZUR EVİ" Kitabından
BİLİMKURGU - KORKU - GERİLİM Öyküsü
Onunla bağlantımız yıllardır kopuktu. Oysa, bildiklerimin tümünü ondan öğrendim desem yalan olmaz. Yanında bulunduğum yıllarda tek kahramanımdı.
Başka hayatı yok derdiniz, tanısanız. Üniversitede, doktora öğrencileriyle yaptığı derslerden, laboratuvar çalışmalarından sonraki saatlerini evinde dinlenerek veya gezerek filan geçirdiğini sanmayın sakın. Tüm yaşamı bilimsel çalışmalarından ibaretti. Doğal olarak benim gibi idealleri uğruna, bu Anadolu kentindeki küçük ve henüz yeni kurulmakta olan üniversiteye gelmeyi denememişti bile. Oysa uzmanlığımı bitirir bitirmez tüm parlak önerileri reddederek (bunların içinde yurt dışından gelenler de vardı) bu kente gelmeyi yeğledim ben. Aslında burası doğduğum yerdi ve beni okutan ailemin yanına dönerek çalışmalarıma burada devam etmek istiyordum. Pek gerçek gibi gelmeyebilir kulağınıza. Ama olsun, zaten yazın sanatı da bizim anladığımız anlamda bir gerçeklik taşımaz ki...
Bu küçük kentteki alçakgönüllü üniversitede geliştirdiğim laboratuvarımda akşamları bile çalışıyordum o sıralar. Yoğun iş günlerinin bitiminde kampus içinde yer alan sessiz evime dönmektense (bir süredir yalnız yaşıyordum) burada kalmayı yeğliyordum. Benim de bilimsel araştırmalara olan olağanüstü ilgim, mesleki kaygılarımın bile üstünde olan bir duyguydu. Araştırma sonuçlarını gözden geçiriyor, mikroskobumun büyülü camından alışılmadık, o minik dünyaları seyrederken kendimden geçiyordum. Zamanın ilerleyip sızlayan bedenimin tepki vermeye başlaması, beni kendime getiriyordu. O zaman istemeden bilgisayarımı kapatıyor, yorgun ve uykulu gözlerle son kez mabedime bir göz atıyor ve kapıyı kilitleyerek, binayı terk etmeye hazırlanıyordum. Bu saatte gece bekçisinden başka kimseler olmuyordu binada. Ana kapıdan çıkınca hemen arabalarımızı bıraktığımız park yerine ulaşıyorduk. Sadece "Hocam iyi geceler yine geç saatlere değin çalışmışsınız" diyen babacan gece bekçisiyle kavilleşip evime doğru yürüyüp gidiyordum.
Ana bilim dalım hocamın da olduğu gibi tıp doktorluğu idi. Özel alanım ise Protez Organlar Bilimi... Takma kollar, bacaklar, gözler, eller, sizin anlayacağınız. Ancak hocam tıp öğreniminden sonra (onun da özel alanı aynıydı fakat o fazladan beyin cerrahisi üzerine de uzmanlaşmıştı) dört yıl da elektronik mühendisliği okumuştu. Deha olduğuna kuşku yoktu; ancak o da benim gibi bir idealistti. Tüm arzuladığı, iyi bir üniversite kariyeriydi. Bir de bitmez tükenmez araştırma isteği... Bildiklerini de pek fazla paylaşmak istemeyen, hırçın ve kıskanç bir kişiliği vardı. Öğrenci yetiştirirken yanına aldığı asistanlara inanılmaz zorluklar çıkarır, kimseleri beğenmezdi. Nasıl oldu da onun gözüne girebildim hala anlayabilmiş değilim. Uzmanlık öğrenimi yapan öğrencilerini zorlamasıyla tanınan, hiçbir çalışmadan yeterince tatmin olmayan bu tuhaf bilim insanı, her nasılsa benimle çok iyi ilişkiler kurmuştu. Üstelik uzmanlığımı bitirip sınavlarımı başarıyla verdikten sonra, kariyerime doğduğum o küçük kentteki üniversitede devam edeceğimi söylediğimde uğradığı hayal kırıklığını belli etmeyecek denli de gururluydu. Ancak, "İyi düşündün mü? Yurt dışına da gidebilirdin" demekle yetindi. Bir kez bile bana, kendisiyle beraber çalışmak isteyip istemediğimi sormadı. Oysa uzmanlık çalışmalarım sürerken açıktan dile getirilmese bile bunun gerçekleşeceğine inanmış bir hali vardı.
Her neyse, sonunda yollarımız ayrıldı. Ben bu alçakgönüllü kente yerleştim ve burada da faydalı olmaya devam ettim, hem kendime hem de öğrencilerime. Aslında kendilerine olanak tanınsa hepsi birer deha olabilecek birkaç öğrencim vardı burada da. Onlarla birlikte çoğu aletini edevatını benim temin ettiğim laboratuvarda araştırmalar yapıyorduk. Birkaç asistan doktor ve uzmanlık sınavına hazırlanan öğrencilerim zaman zaman büyük kentte hocamın bulunduğu üniversiteye gidip geliyorlardı. İşte böyle gidişlerinden birinde, onlardan hocamı bulmalarını ve selamımı iletmelerini istemiştim. Dönüşte yıllardır görmediğim o bilim insanından güzel haberler getirdiler bana. Profesörlüğünü almıştı çoktan. Ancak kendine teklif edilen hiçbir idari görevi kabul etmemiş, üniversitede tıpkı benim gibi kendi çabalarıyla kurduğu laboratuvarına kapanmıştı. Öğrencim aynen bu deyişi kullanmıştı. Orada olmadığı saatlerde sadece ders veriyor, hatta evine bile geç saatlerde gidiyormuş. Bir araştırma üzerinde çalışıyormuş ancak ne olduğu henüz bilinmiyormuş. Öğrencim bir de hocamın elektronik posta adresini getirmişti bana. Bu yolla benimle mektuplaşmak isteğini belirtmiş.
İşte her şey böyle başlamıştı. O adres benim için altın değerindeydi. Demek ki hocam bana kızgın değildi. Çok aksi, insanlara hemen küsen, değer vermeyen, biraz da hastalıklı bir yapısı olduğu herkes tarafından bilinen bu değerli bilim insanının bana verdiği bir armağandı bu. Hiç zaman yitirmeden ona ilk mektubumu yolladım.
|
|
|
|
|
"Sayın Hocam;
Sizden bir haber almak ne denli sevindirici anlatamam. Öğrencim e-Posta adresinizi getirince çok memnun oldum. Nasılsınız? Umarım ışığınızla çok kişiyi aydınlatıyorsunuzdur. Ben de sizden aldıklarımla burada yepyeni bir dünya kurmaya çalışıyorum. Genelde laboratuvarımda ihtisas konumla ilgili araştırmalar yapıyorum. İnternet aracılığıyla dünyayı da izlemeye devam ediyorum. Doğal olarak en büyük zorluğum dil konusunda oluyor. Bazı akşamlar üniversitenin dil bölümünde görevli bir arkadaşımdan yardım alıyorum. Aslında burası çok güzel bir kırsalda, kentten uzak bir kampus. Biraz yokluk çekiyorum ama burada olmaktan yine de memnunun. Öğrencilerime -özellikler bazılarına- çok yararlı olduğumu sanıyorum"...
___________________________________________________________________
Son tümceyi kaygılanmasın diye yazmıştım. Hiç olmazsa burada mutlu olduğumu bilsin diye. Bu konuda bana biraz kırgın olabilir diye endişeleniyordum doğrusu. Eğer yanıt gelirse, daha sonra ona yaptığım araştırmalarımdan ve öğrencilerimden söz açmaya karar verdim ve bir süre için de bu işi unuttum.
Ama yanıt geldi ondan. Hem de dolu dolu bir yanıt. Nasıl sevindiğimi anlatamam.
"Sevgili Oğlum:
Yıllar sonra senden bir haber almak ne güzel. Biliyorsun, o zaman fazla derine inmedim. Ama şimdi itiraf edebilirim; yanımda yetişen ve yetenek gösteren en iyi asistanım sendin. Doğrusu benimle burada kalıp çalışmalarımıza birlikte devam edeceğimizi umuyordum. Ancak sen bir taşra üniversitesini yeğledin. Olsun, yanımda olmasan da seninle bazı şeyleri paylaşmak bana derin bir haz verecek. Bu arada, doğal olarak senin de görüşlerine baş vurabilirim. Bu konuda daha çok açıklama yapmamı bekle. Yeter ki karar vereyim. Hoşcakal"
__________________________________________________________________
Biraz kızgınlık biraz da kırgınlık sezinledim, yazdıklarından. Ayrıca benimle paylaşmak istediği bir şeyler olduğunu da. TUS* için hazırlanan öğrencilerim, hocamın çok önemli bir araştırma üzerinde çalıştığını söylemişlerdi. Belki de söz konusu olan bu deneylerdi. Neyse, benimle bir şeyler paylaşmak istediği kesindi.
Ondan sonraki günler yeni bir haber gelmedi. Hatta belki de benim yanıtımı bekliyor düşüncesine kapılarak yine mesaj yolladım ona. Bu kez fakültede, özel diyebileceğim laboratuvarımda yaptığım araştırmalarımdan söz açtım. Özellikle sinir sistemleri, beyin fonksiyonları üzerineydi bunlar. Mekanik işleyişleri kimyasal mekanizmalarla durdurup hızlandırabilecek bir araştırma üzerine çalışıyorduk. Ana hedef, yapay organların beyinden gelen sinyallerle çalıştırılması olacaktı. Bu işlem, fiziksel engelli kişilerin beyin etkinlikleri yoluyla takma kollarını denetlemelerine, tekerlekli sandalyelerini yürütebilmelerine olanak sağlayacak ve bir dizi işlemi yapabilmelerini kolaylaştırabilecekti. Doğal olarak, bu da çağımızın vazgeçilmezi olan bilgisayar programlarından geçilerek yapılacaktı.
Bu bilgileri elektronik postanın elverdiği olanaklardan yararlanarak hocamla paylaştım. Onun da fikirlerine baş vurdum. Her şeyin üstünde beraber olsak, inanılmaz mucizeler yaratacakmışız gibi bir duyguya kapılıyordum. Bir de onun bu anlattıklarımdan ve yapmaya çalıştıklarımdan çok daha önemli bir şeylerin peşinde olduğunu duyumsuyordum.
Yaşamın genel hayhuyu içinde ondan herhangi bir haber alamayınca biraz da küllenir gibi oldu hocamı bulma heyecanım. Yine geç saatlere değin laboratuvarımda deneyler yapmaya, ders vermeye ve bazen çok önemli konularda hastalarla poliklinikte çalışmalara devam ediyordum. Boş zamanım çok azdı veya fazla boş zaman yaratmak da istemiyordum. Zaten fazla yapacak bir şey yoktu bu küçük kentte. Hatta ailem bile çoğu zamanlarını kent dışında, dededen kalma çiftliğimizde geçiriyorlardı. Yani çalışmak araştırma yapmak en iyi zaman öldürme yoluydu buralarda.
---------------------------------------
TUS: Tıpta Uzmanlık Sınavı
|
|