ba_l_k_yaz_s_.1.dernek.kk.jpg


SESSİZ GEZEGENİN DIŞINDA

SAYFA-2

SAYFA-3

SAYFA-4

SAYFA-5

SAYFA-6

SAYFA-7

SAYFA-8

Perelandra

That Hiderous Strenght


SAYFA-4


amblem.2.k.jpg

SESSİZ GEZEGENİN DIŞINDA

Out of the Silent Planet

C.S.LEWIS

Uzun bir yolculuğun sonunda Augray, Ransom'u kıyıda bırakır. Onu orada bir hross beklemektedir. Kayıkla bir adaya götürmekle görevlidir. Augray, geri dönerken, onlar da adaya doğru yola koyulurlar.

Sf:152
... Tümüyle ıssız bir yerdi, ama çevresine baktıkça sabahın sessizliği içine sürekli dalgalanan, zayıf ve berrak sesler duydu - aslında bunlara ses demek çok zordu, yalnızca çok dikkatli bir şekilde dinlenirse duyuluyordu, ama yine de bu seslerin farkına varmamak imkânsızdı.

"Ada endila'yla dolu," diye kısık bir sesle belirtti hross.

SF.153
... Eğer hava böylesine kadar durgun, otlar da rüzgârda kıpırdamayacak kadar kısa ve sert olmasaydı, hafifçe esen bir rüzgarın, tıpkı Yerküre'deki mısır tarlalarında yarattığı belli belirsiz gölge oyunlarına benzeyen bir etkiye neden olduğu söylenebilirdi. Havadaki berrak sesler gibi, bu minicik ışık hareketleri de çok dikkatli gözlendiğinde insanın elinden kaçıyordu. Çok dikkatli baktığı yerlerde, en az şeyi fark edilebiliyordu. Görüş alanının kenarlarındaysa sanki karışık bir grup kaynaşırmışçasına toplanıyordu. Ama bunlardan birisine dikkatle bakınca görünmez oluyor ve gözlerini çevirdiği noktadaki parlaklık o anda ortadan kalkıveriyordu. Eldila'yı "gördüğüne" -ve bundan fazlasını göremeyeceğine- hiç kuskusu yoktu. Bu durum Ransom'ın üstünde tuhaf bir duygu yaratmıştı. Sanki hayaletlerle kuşatılmış gibi tam anlamıyla tekinsiz bir duygu değildi. Hatta gözetleniyormuş gibi bir duygu da hissetmiyordu, aslında daha çok bakmaya hakkı olan şeylerin kendisine baktığını hissediyordu. Duyguları korku kadar yoğun değildi; içinde biraz utanma, biraz çekingenlik, biraz da boyun eğme hissi vardı ve bu da Ransom için son derece tedirgin ediciydi.

Adayı dolaşan Ransom, burada, el işlerinde becerikli, kendi boyunda, fareye benzeyen akıllı canlılarla karşılaşır. Kendilerine Pfifltriggi demektedirler ve tüm bilgileri taşa yazmaktadırlar. Dilbilimci, burada karşılaştığı eski oymalardan, bulundukları gezegenin MARS olduğunu nihayet anlar, şok geçirir.

Nihayet, Oyarsa, onu görmeye erkânı (melekleri) ile birlikte gelir. Bu Mars'ın ortak şuuru ile bir dünyalının ilk temâsıdır:

Sf:166-167

... Tam tepeye ulaştığında ve en büyük taşların dikili olduğu yolun ortasına geldiğinde durdu - daha sonraları, durmasını bir eldil sesinin mi söylediğini, yoksa kendi sezgisiyle mi yaptığım asla hatırlayamayacaktı.

Bulunduğu yerin eldila'yla dolu olduğunu kavramaktaydı. Dün adanın her yanına dağılmış olan ışıklar ya da ışık benzeri nesnelerin hepsi şimdi hareketsiz bir şekilde ya da çok hafifçe kıpırdayarak bu noktada toplanmıştı. Güneş artık yükselmişti, ama hala hiç kimse konuşmuyordu.

Başını kaldırıp da dikilitaşların üstüne vurmaya başlayan soluk güneş ışıklarına baktığında, çevresindeki havanın güneşin doğusuyla açıklanamayacak kadar karmaşık yapıda ve farklı türde bir ışıkla, eldil ışığıyla dolu olduğunu fark ediyordu. Tıpkı çevresi gibi, gökyüzü de onlarla doluydu; görülebilir Malacandralılar kendisini çevreleyen bu sessiz heyetin yalnızca çok küçük bir parçasını oluşturuyordu. Vakti geldiğinde binlercesinin, hatta milyonlarcasının önünde davasını savunmak zorunda kalabilirdi: henüz hiç insan görmemiş ve hiçbir insanın da görmediği bu yaratıklar etrafında ve başının üstünde saflar halinde dizilmiş bir şekilde duruşmasının başlamasını bekliyordu.

Kurumuş dudaklarını yaladı, kendisinden konuşması istendiğinde bunu yapıp yapamayacağım merak ediyordu. Derken bu bekleyişin ve izlenişinin belki de duruşmanın ta kendisi olabileceği aklına geldi; belki de şu anda farkında bile olmadan onlara bilmek istedikleri her şeyi söylüyordu. Ama bir süre sonra, uzunca bir süre sonra hareketlenmelerin yol açtığı bir gürültü duydu.

Korudaki görülebilen her yaratık ayağa kalkmıştı, öncekinden çok daha derin bir sessizlik içinde ve başları öne eğilmiş olarak duruyorlardı; Ransom yontulmuş taşların oluşturduğu uzun sıraların arasından Oyarsa'nın geldiğini gördü - eğer buna görmek denirse. Onun geldiğini kısmen efendileri yanlarından geçerken Malacandralıların yüzlerinde oluşan ifadeden anlamış, kısmen de bizzat Oyarsa'yı görmüştü - onu gördüğünü inkâr edemezdi, ama neye benzediğim şöylemesine imkan yoktu.

En küçük boyutta bir ışık izi -hayır, ondan da az, en küçük boyutta bir gölge- yerdeki otların pürüzlü yüzeyi üzerinde dolaşıyordu; ya da toprağın görünümünde hissettiği ve beş duyunun terimleri içinde tanımlanamayacak kadar belirsiz bir değişiklik yavaşça ona doğru hareket ediyordu. Bir oda dolusu insanın üstüne aniden yayılan bir sessizlik gibi, boğucu bir günde hissedilen ufacık bir serinlik dalgası gibi, çok uzun zamandır unutulmuş bir sesin ya da kokunun gelip geçen anısı gibi, doğadaki en durgun, en küçük ve kavranılması en zor şey gibi, Oyarsa tebaasının arasından geçerek yaklaştı ve Meldilorn'un tam merkezinde Ransom'a on metreden de yakın bir mesafede durdu. Ransom sanki yanında bir şimşek çakmışçasına kanında bir kaynama ve parmaklarında karıncalanma hissetti, bedeni ve kalbi sudan yapılmış gibiydi.

Oyarsa konuştu - sesi Ransom'ın şimdiye kadar işittiği seslerin hiçbirine benzemiyordu, çok hoştu, sanki uzaklardan geliyormuş gibi çınlayan, ama kararlı bir sesti; daha sonra bir hross'un Ransom'a söyleyeceği gibi: "Onun sesinde kan yoktur.

-devam-


bilimkurgu@x-bilinmeyen.net