ba_l_k_yaz_s_.1.dernek.kk.jpg

AHTAPOTUN GÖZÜ
SAYFA-2
SAYFA-3
SAYFA-4
SAYFA-5

SAYFA-5


amblem.2.k.jpg


Larry NIVEN

Çev: Duygu KILIÇ

AHTAPOT'un GÖZÜ

SAYFA-5

Fren oranı çok düşüktü. Selesi nerdeyse arka tekerleğe değecek şekildeydi ve gidon sütunu, yamulmuş ön tekerleğin ortasına dek eğilmişti. Bir şey bisikleti, güçlü bir adamın elinde ezilmiş bir sigara paketi gibi yamultmuştu ve daha sonra da nitrik asit, metale en kötüsünü yapmıştı.

"Tamam, bu bir bisiklet," dedi Chris. "Bir Salvador Dali bisikleti, ama yine de bir bisiklet. Bize benziyor olmalılar, hmm... bisikletler, taş kuyular, yazı-"
"Kıyafet."
"Nerede?"

"Burada olmalı. Gövdesi daha az yıpranmış, gördün mü? Çildindeki kırışıklıkları görebilirsin. Kıyafetleri çürüyene dek gövdesi korunmuş olmalı."

"Belki. Kaybolmuş ırk iddiamızı çürütüyor, değil mi? Bir kaç bin yıldan eski olamaz. Hatta bir kaç yüz yıl daha doğru olur."

"Bu -nitrik asit içiyorlardı- anlamına gelir! Bizim elmas madeni hayalimiz yıkıldı demek ki. Hâlâ hayatta olan akrabaları olmalı," dedi Henry.

"Bize çok benziyorlar, teorisine tamamen güvenemeyiz. Bu bulduklarımız; kuyu, yazı, kıyafetler- belli bir zekâya sahip, herhangi bir canlı tarafından icat edilmiş olabilir. Paralel evrim de iki ayaklı şekle sahip canlılar olmalarını açıklayabilir."
"Paralel evrim?"

"Ahtapotun gözü gibi. Yapısal olarak insan gözü ile nerdeyse özdeş. Buna rağmen ahtapotun insanla uzaktan yakından bir akrabalığı yoktur. Her neyse, hadi mumyayı kaldırmayı deneyelim."

Yanlarında bir arkeolog olsaydı, onları soğukkanlılıkla öldürürdü.

Mumya bir mantar tıpa kadar hafif ve kuruydu, ellerinde parçalara ayrılacak gibi de durmuyordu. Eşya kutusunun üzerine mumyayı nazikçe bağladılar ve marsmobile atladılar.

Chris araca doğru dikkatle ve yavaşça sürdü.
Chris mumyanın ağırlığını sol omzuna vermeye çalışarak merdivenin ilk basamağında durdu ve "Kalkıştan önce plastik ile kaplamamız lazım," dedi, "Hiç plastik spreyimiz var mi?"

"Olduğunu sanmıyorum. Parçalanma ihtimaline karşı en iyisi fotoğraflarını çekelim."

"Haklısın. Kabinde bir kamera olacaktı." Chris basamakları çıkmaya devam etti, Henry de arkasından onu takip etti. Zarar vermeden mumyayı basınç kabinine getirmeyi başardılar.

"Düşünüyordum da," dedi Henry. "Nitrik asit sulandırılmış değildi, tam olarak, ama yine de içinde su vardı. Belki bu canlıların kimyası suyu nitrik asitten ayırabiliyordu."

Mumyayı yavaşça zemine serilmiş birkaç battaniyenin üzerine yerleştirdiler ve kamerayı aramaya başladılar. Arayışla geçen beş dakikadan sonra Chris kafasını bilerek duvara vurdu. "Geçen gece günbatımını yakalamak için kamerayı yanıma almıştım. Kargo bölümünde olmalı."

"Git getir sen de o zaman."

Henry doğruldu ve Chris'in basınç odasından çıkıp merdivenlere doğru gidişini izledi. Kargo bölümünde geçirdiği bir kaç dakikadan sonra Chris boynunda asılı kamera ile merdivene doğru ilerledi.

ah-g_z.5k.jpg

"Ben de düşünüyordum," dedi Chris basamakları çıkarken. "Elmas o kadar da bol bulunuyor olamaz burada. Ayrıca elması blok taşlar şekline sokmak meşakkatli bir iş olmalı. Neden elmas? Neden kuyunun üzerine yazı yazmak?"

"Dini sebepler? Belki suya tapıyorlardı."
"Bende bunu düşünüyordum."

Chris basınç odasına ulaştı. Kapıyı kapattılar ve kabinin oksijenle dolmasını beklediler.

Kapı açıldı. İkisi de aynı anda kasklarını çıkarttılar ve aynı zamanda ikisi de kokuyu aldı. Kimyasal bir koku, keskin bir koku...

Kalın yağlı bir duman yükseliyordu tarihi cesetten.

İlk olarak Henry harekete geçti, küçük köşe mutfakta duran su ısıtıcına doğru atıldı. Isıtıcının içinde bir miktar su vardı, bir eliyle aletin içindeki suyu dumanı tüten mumyaya fırlatırken, diğer eli ile de daha fazla şu için musluğu çevirdi.

Mumya 'napalm bombası' gibi patladı.

Henry alevlerden uzağa doğru sıçrarken kafasını düz ve sert bir şeye çarptı.

Patlamanın yarattığı ışıktan gözlerini korumaya çalışan Henry yere düştü. Acilen bir şey yapılması gerektiğini biliyordu ama ne yapması gerektiğini hatırlayamıyordu. O an Chris gözüne çarptı, kaskını çıkarmış hâlâ basınç kıyafetinin içinde duran Chris alevlerin içine daldı ve mumyayı bileklerinden yakalayarak basınç kabininin içine fırlattı. Hemen ardından kapıyı kapatıp kabinin içindeki oksijeni boşaltmak için düğmeye bastı.

Daha sonra Henry'in yanına geldi ve üzerine eğildi. "Neresi acıyor, Henry?" diye sordu, "Konuşabiliyor musun? Hareket edebilir misin?"

Henry yattığı yerden doğrulmaya çalıştı, "Ben iyiyim&," dedi. Titreyerek ayağa kalktı.

Başı ağrıyordu. Kabinin içindeki duman dayanılmayacak yoğunlukta değildi ve hava temizleyici son gücü ile havayı tekrar eski, temiz haline getirmeye uğraşıyordu.

"Mumyanın patlamasına ne sebep oldu?"
"Su," dedi Chris Luden. "Ne kadar ilginç bir yapısı olmalı! Canlı bir tane bulduğumuzda orda olmak istiyorum."

"Peki ya kuyu? Şu kullandıklarını biliyoruz," dedi Henry, karşı çıkarak.
"Doğru, kullandılar. Ahtapot gözünün insan gözü ile özdeş olduğunu biliyor muydun?"
"Evet, ama "kuyu" kuyudur, değil mi?"

"Kuyu dediğimiz şey krematoryumsa hayır. Başka ne olabilirdi ki? Mars'ta ateş yok, ama su, bedeni tamamen yok ediyor olmalı. Doğrusu Marslıların o elmas bloklar için müşterilerinden ne kazandıklarını merak etmiyor değilim! İnsanın ve hatta Marslıların bildiği en sert madde! Vefat eden kişiye daimi bir anıt!"

Çevirir: Mayıs 2008

BAŞA DÖN


bilimkurgu@x-bilinmeyen.net